8.7.09

Bir yanımda 301, bir yanımda 318 ve ben bu ülkede sinema okuyorum ! gerçekten çok başarılı. ülkece kocaman bir kabususuz bence. biri bizi uyandırsa çok sevaba girer, öyle diyim. ha derseniz ki bunlar fani şeyler, şu başlıklı haberi okumanızı öneririm:

"Polis, Kadın Hakları Savunucusuna Cinsel Saldırıda Bulundu"

aha bu da linki :

http://www.bianet.org/bianet/kadin/115717-polis-kadin-haklari-savunucusuna-cinsel-saldirida-bulundu


mutlu günler efendim, eğer haaaala olabiliyorsanız.

26.6.09

Selpakçı Çocuğun Vicdan Muhasebesi adlı bu yazımda, toplu taşıma araçları ve yakınlarında geçen, gazi ve harp malulleri ile birlikte hamile ve kucağında çocuklu bağyanlara da yer verdiğim hikayelerimden birini anlatacağım sizlere. [ Sesimdeki Sezen Cumhur Önal kadifeliğini fark etmişsinizdir çikolata renkli okuyucularım. Hatta "kucağında çocuklu bayan" tamlamamdaki abukluğu da fark etmişsinizdir. Ben de fark ettim bir kaç otobüste. Aynı bu ifadelerle. Bir otobüste de "harp malulu" yazacaklarına "harp mamulu" yazmış, ama fakat biz bi bok yedik diyerek m'yi l'ye dönüştürmüşlerdi. Buna şahit oldum, maruz kaldım yani. Öyle diyim.]

O zaman hemen hikayeme geçiyorum. Ben ortalama 27 dakikada bir gelen dolmuşu beklerken, boyu dizime kadar gelen selpakçı küçük, elindeki mendilleri uzatıp "alcan mı?" dedi. Hani alsam da almasam da pek umursamayacak gibiydi, alcam dedim ben de kendimi tutamayarak. Kağıt mendillerin fiyatı edirne'den kars'a memleketin her köşesinde 50kr'tur ya. 1 lira vardı onu verdim. Akabindeki diyalog:

Küçük: 2 tane mi vereyim?
Ben kendim: ne diyeceğini bilememek, aslında bi tane istemek ama çocuk öyle diyince bi anlık boşluğa düşmek. susmak.
Küçük: 1 tane veriyim. ama iki tane parası aliyim muzip gülümsemesi
Ben kendim: iyi hadi bi tane ver.
Küçük: paranın üstünü veriyim? kandırık yapmak istemek ama bi taraftan da doğru olmadığını bilmek.dayanamamak.
Ben kendim: çocuğun yanağına seni kerata dokunuşu ile birlikte hadi kalsın üstü
Küçük: utangaç kırıtmalarla teşekkür ederim.

ve uzaklaşır. bitti zannettiniz değil mi? ama çok yanıldınız. heyecan fırtınası, güldürü yağmuru, duygu tayfunu bitmedi. ben bir süre daha mp3 çaların şarjı bitene kadar sallanarak, o bittikten sonra da oflayıp puflayarak dolmuş beklemeye devam ettim. en sonunda gelen dolmuşa binmek üzereyken, son anda sol cenahtan çıkan bir küçük el tekrar selpak uzatarak "bunu da al" dedi. "Niye?" dedim. "Öyle işte" dedi ve elime mendili tutuşturup gitti. artık ne düşündüyse o süre zarfında. kıyamam. küçük kafa.

işte hayatım böyle renkli, böyle iniş çıkışlarla dolu. minibüste yanımda oturan kızın bana parasını verip bi tane blabla uzatır mısınız demesi peki? tam şoförün arkasında oturuyoruz. ikimiz de! şoförle konuşmayınız'ı biraz fazla ciddiye aldı zağar diye düşündüm. Ya da amaaan ne muhattap olcam elin şöferiyle filan dedi içinden, bilmiyorum artık o kadarını. Bu arada bir önceki paragrafta dolmuş bekliyordun, birden minibüse bindin ne iş? diyip devamlılık hatası yakalamaya çalışan arkadaşlara bir çift lafım olacak : Gerektiğinde aynı gün içinde minibüs, otobüs, dolmuş ve hatta vapıra binebilecek karakterde bir insanım. Zaman zaman metrobüse bile biniyorum. Toplu taşınasıcayım. [ Kimsenin de devamlılık aradığı filan yok tabii zaten 3buçuktan4 kişi okuyor bilok sayfamı. Final Cut'ta gördüğüm rüyalardan sonra, iyice paranoyaklaşmaya başladım. 'Bizimkisi meslek hastalığı' de Sebastian, ben üşeniyorum. ]

Bu arada süper bi iş ilanı gördüm: "Part time full time her mesleğe uygun". Bu kadar. Bi de altında bir cep numarası. Gayet net. Fazla özellik aramıyorlar. Bence hemen başvuralım.

Böyleyken böyle. Küçük aşifte Diana'nın filmlerini de Sirkeci'ye götürdüm. Şaşırtıcı ucuzluktaki fotoğrafçıda beni bekliyorlar.

O kadar heyecanlıyım ki midem bulandı.

21.6.09

boğazıma takıldı gerçekten. şu anda fiona apple'a sarılıp gel bi çay içelim diyerek sakinleştirmek istiyorum. üstümüze birer şal alırız, hava serindir, ürpeririz belki. çünkü oooo kadar güzel ve korkunç söylemiş ki şarkıyı. önce pleasantville'in sonunda çalanı buldum: nothing's gonna change my world. Siyah beyaz melankoli. sonra elvis costello'lu ağlatan şarkıya ulaştım. costello'nun yumuşak sesini de severdim ama bu daha bi başka. you oughtta know'daki alanis morissette gibi. o delilik var yani sesinde. hani bazen filimlerde ellerindeki viski bardağını duvara fırlatırlar ya, yakın planda tuz buz olur. heh işte o duygu.


http://www.youtube.com/watch?v=EiOmhOumh-w

günlerce manyak gibiyorulursun ve sadece uyumaya zaman kalır ya. başka hiç bi şey düşünmemek, zihnini meşgul etmek için bedenini yorarsın. işte bu bilinçli bir hareket oluyor bu noktada. fena. çok fena. I've been there before hissiyatı.

pfff. oysaki hep küçük notlar almıştım yazmak yazmak yazmak için. peki yaşam sevincim duruyor mu hala içimdeeee sustuuum konuşmadım sözcükler bitinceeee

bir uyansam.

14.6.09



hani eternel sunshine of the spotless mind'da Joel hafızasını sildirirken bir taraftan da içten içe onları saklamaya çalışıyor ve bu da dünyanın ennnnn güzel metaforları olan 'Joel, hide me in your humiliation'la tamamlanıyor ya, onlar kaçarken bir adım arkalarındaki her şey yıkılarak onları kovalıyor tabi bu esnada, işte ben de adım adım unutmaya başlayarak hafızamı kaybediyorum. Faculté'den Commerce'e giderken hangi duraklardan geçiyorduk dedim ve gözlerimi çaresizlikle tavana dikmiş bir şekilde kaldım. Morrhonniere Petit Port ve Michelet Science. Yavaş yıkılmaya başladılar üstüme, neyseki son anda yakaladım, St. Felix'le de gönüllerini aldım.

dün de kendimi bu kadar kötü hissetmemin nedenlerinden biri de buydu kuvvetle muhtemel. Hala alışamamış olamam heralde yuhhh derler çüşş derler adama. desinler.

25.5.09

the end of the story

[Lisa Li-Lund'u kucaklamak istiyorum. The Letter - U ya da the end of the story'de bu kadar güzel araya girdiği için.]

gözümün önünden sahneler geçiyor engel olamadığım bir şekilde. durup dururken, otururken, birilerini dinlerken. place graslin'den aşağı süzüldüm mesela bugün. sonra ordaki güzel yürüyüş yolunda dolandım. parkın etrafını çeviren evler, küçük bahçeleri, balkonları ve masalarıyla yine sonsuzca terk edilmiş ve güzeldiler. hayal meyaldiler ama benimdiler, benim aklımda kaldıkları gibiydiler. La Cigale'in adını hatırlayamadım, ne garip. bi gece gittiğimiz galeriyi ise asla unutamam heralde. daracık sokakta, bahçesindeki duvara yansıttığı fotoğraflar, izleyebilmek için kaldırıma ve bulduğu her yere oturan insanlar ve o çoook samimi, bir o kadar da çocukça ve naif öğrenme açlığımız. konuşulan her şeyi anlamaya çalışma. mesela sonrasını hatırlamıyorum o gecenin. öncesini de.

sadece çok ama çok özledim.
basmadığım bütün tramvay biletleri adına; beni geri alın !

24.5.09

I've a plastic heart and an analog soul !

*

dedim keşke nantes'taki gibi olsa biz flâneur ve flâneuse olarak dolanırken sokaklarda bi yerlere sapsak ve karşımızıa o günkü gibi bi yer çıksa hani çook güzel bir galeriydi, sergiydi filan. sonra galata'dan aşşağı bıraktık kendimizi, elma suyu içtik ananas suyu içtik ve o duvarlarında güzel resimler olan çıkmaz sokağa saptık. iyi ki de saptık.

şimdi benim bir Diana F+ ım var artık, bambaşka bir aleme dalıyorum. Sebastian'ı çok şık aldatıyorum. ilk karelerle bağımlılığım artacak biliyorum. ama heycandan da yerimde duramıyorum.



*http://homepage.mac.com/marisaholmes/iblog

20.5.09




manikler bitti, depresiflere yolculuk.